12 Ocak 2013

Mavi Dünyalar



Filmin  projeksiyon makinasından duvara yansıyan ilk imgeleriyle beliren yazı, belki de o konuda sözün bittiği  bir hüküm bildiriyordu:

 " Çocukluk, aklın karanlığı ile tanışmadan önce sesler, duygular ve dokunmalardan ibarettir."

Aklın karanlığı, anne karnından dünyaya düşen insanın girdiği kültür evreninde karşılaştığı maddelerle bilincinin doğadan uzaklaştırılıp, aksinin kalmadığı bu alemi terk edene kadar devam eden süreç..

Anne baba sevgisi, özgürlük istemi, başarılı olmak  amacı gibi herkeste ortak olan duygularla başlanan bilinçdışı  figürler, aklın egemenliği altındaki varyasyonlarla ülkeden ülkeye, zamandan zamana, kişiden kişiye değişim göstermeye başlayacak ve her birey yaşamı kendine sunulan yönlendirilmiş arzuların ışığında ve karanlığında sürdürecek.

Kimsenin kimseye tahammülü olmadığı zamanlardan geçerken,en yakınımızdaki kişilere duyduğumuz sevgiyi ve ilgiyi sadece tesadüfen yakınımız olmayan insanlık aleminin diğer bireylerinden esirgeyerek kendi ışığımızda yaşayarak gün dolduruyoruz.

Girilen  ilişkilerin, girilmeyen ilişkilere-doğmamış çocuklara- gebe olduğunu "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" romanında  vurgulayan   M.Kundera'ya gözlerimizi, kulaklarımızı kapatıp, "başkaları cehennemdir" diyerek yanlışın altını çizen A.Camus'u doğrularcasına hükümler kuruyoruz,yaşam hakkında..

Rastlantıların çizdiği kaderin, aslında şahsiyetimiz olduğunu unutarak..


Yine de her çağın manevi tasarımı olan ve herkesi ortak duygularla buluşturarak asla gerçekleşmeyeceğini bilse de ebedi barışı-kardeşliği sağlamayı arzulayan,bilinçdışı referanslı eserlerini  inatla sunan yazarlar, şairler, ressamlar , müzisyenler, yönetmenler, oyuncular ve politikacılarla zenginleşen bir dünya daima olacak..

James Joyce'nin söylediği "çağının yaratılmamış vicdanını yaratmaya giden sanatçı"ların eserlerinde bir araya gelecek mi  insanlar? O eserler ki, onunla karşılaşan ve yaşantısını ona açan insanlarda artık ne öğretilmişliğin saldırganlığı, ne inançlarının farklılığı, ne yaşanmış tecrübelerin  yavan boşluğu..

Sanki tüm zamanların, tüm mekanların, tüm kültürlerin ortak bilinçdışı modellerinde bir araya gelmiş gibi, o eserler karşısında sarsılmak, boşluğa düşmek, dibe vurmak, bildiğimiz herşeyi askıya almak, yeniden bir duygu ve düşün dünyası yaratmak gibi...

"Aklın karanlığı" ile tanışmadığımız o çocukluk günlerindeki  dünyayla yeniden karşılaşmak..

İnsan...


 



Zbigniew Preisner..

Büyüdükçe  aşinalığını kaybettiğimiz  o saf  ruhanilikle  bizi tekrar  ele geçiren ve  bütün sözcüklerin karşısında yetersiz kaldığı seslerle  düşünce dünyamızı arındıran... Yaratılmamış vicdanın sanatçılarından.



Savaşın bitmesi için açlık grevine giren Gandhi : "ama müslümanlar  çocuğumu öldürdü" diyen  Hinduya, "o zaman sen de hinduların babasını öldürdüğü bir müslüman çocuğunu evlat edin." der.
Düşüncenin aydınlık evrenselliği..

Kardeşlik temasında "Blue" (mavi ) filminin müziğini yapmak, aynı dünyayı arzulayan K. Kieslowski ile yol arkadaşı olmak, galiba en çok ona yakışırdı..

Dünyadaki her insanın, bizim sadece tesadüflerle girmediğimiz bir ilişkiden olduğunu bilmek..
Ölen eşinin hamile bıraktığı kadının çocuğuna kardeşlikle, "mavi"  ile yaklaşmak..



 








 

01 Ocak 2013

Özdemir Erdoğan ile tek başına..

 
  
Tüm sanatlar müziğin konumuna ulaşmaya çalışır, derler..
Somuttan soyuta ulaşma çizgisi,  tarihte sanatların  sınıflandırılmasında kullanılan temel başarı ölçütü olarak kabul edilmiş.
Zamanla da dış dünyanın birebir taklidi olan somutla sınırlı çalışmalar (misal mobilyacılık) ve  doğada olan biteni keşfetme  arzusunda olan bilimsel çalışmalar ( misal geometri)  sanatsal katagorilerden yavaş yavaş çıkarılmış.
 
Sanat evreninde ise, bir taraftan hala sanatı  gerçeğin birebir taklidi sanan ve  verili olanı sürdürerek yavan dünyalar kuranların zenaatçiliği..
 
Diğer taraftan  dış dünyayı referans alanı olarak ele alıp, gerçekliği sorgulayarak yepyeni  bir dünya yaratan ve  isimlerini kültürel dünya mirasına yazdıranların  sanatçılığı..
 
Ve müzik..
Sanatsal soyutluğun ve soyluluğun  son noktası.
Kullanılan malzeme ( enstrüman-ses) sanatçının dünyasından çıktığı anda, eserin  gözle görülenin dünyasına uğramadan, tini ele geçirmesi.
Notaların ve sesin  anlamını kişinin kendi yaşamında bulması..
 
Ve bunu başarabilenlerin hızla azaldığı bir dünya...
 
Dış dünyadan gelenin alıp, tekrar dışarıya sunanların "konuşmalar"ı karşısında, dış dünyadan gelenin alınıp içeride sorgulanıp kavramsallaştırılıp dışarıya sunulduğu "söyleme"ler..
Sanat bir söyleme biçimdir.
 
"Eski aşklar yok!" diye başlayan benzeri yüzeysel ve anlamsız  konuşmalarda kalmamak için, hiç bir zaman ortadan kalkmayan ve eskimeyecek değerlerin, yeniden değerlendirilmesi için, konuşmaktan söylemeye geçmek gerekir. Bu eşik sıçraması için de konuşmaktan söylemeye geçen  sanatçıları dinlemek..
 
O sanatçılardan birisi:Özdemir Erdoğan..

Şarkılarının armonik yapısındaki çok sesli  güzellikle, sözlerindeki karşıya duyulan sevgi ve daha da önemlisi önce saygıyla, hala eski ve yeni kuşaklar tarafından dinlenmeyi bekleyen..
 
 " Kim bilir belki bir akşam üstü çıkarsın karşıma." "Gözlerim bir yerden aşina size." "Pervanelere döndüm seni görünce." Yapayalnızız kumsalda sen ve ben" "Bazen bir an için ömür bile verilir" "Bir gün gelirsem aklına,sor rüzgarlara." " Lütfedip yüzüme baktığın zaman,dolunay mehtabı görmüş gibiyim."
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

O sanatçılarla karşılaşma anları sonrasında, soyutlama evresi geçirerek sanatı hissetmek..
Değerleri hissetmek..