30 Mayıs 2012

Yanımızdaki Arkadaş


O hepimizin  yanıtını  bildiği ve  bu yüzden de başkasına  sormadığı bir sorudur;ve ne tuhaftır ki,  o soruyu zaman zaman kendimize iç sesle sormaktan yine de vazgeçmeyiz: bir gün ölecek miyim?..

İnsanoğlu, bu en trajik duygunun  getirdiği  melankolik ruh halinin sınırında, kendisine, kendi dışında bir "ben" varmışçasına hep aynı soruyu sorar ve  yanıtını da o an verir: evet!

Geceyarısı karanlıkta William Parrish kalp sıkışması ile birlikte derinden gelen bir ses duyar:"evet!"
Son zamanlarda  hemen her  gece duyduğu  bu sesin kaynağını bulmakta   başarısız olan Parrish, bir gece  dayanamaz boşluğa konuşur: "Neye evet?"
Yanıt gecikmeden gelir: "kendine sorduğun soruya."
" Ben kendime soru sormuyorum ki" diye devam eder, Parrish.
"Herkes  sorar !" der, gizemli ses.
Ve  vücuda gelerek  odanın içinde  belirir:"Herkes: bir gün ölecek miyim,der ve bunun yanıtı evet'tir."

Ölüm'dür, multimilyarder W. Parrish'in karşısına ansızın çıkan. "Onu almaya  geldiğini" söyler; ancak gitme zamanı şimdilik belli değildir.

O, geleceğindeki kesinlik kadar, ne zaman geleceğindeki bilinmezlikle vardır.

Ölümüyle yan yana gezen bir insan, yaşamında neleri değiştirir ?
Her an öleceğini bilmek, hem de   insanın eli ayağı tutarken, düşüncelerini yılların henüz tarumar edemediği, hafızanın daha kendisine oyunlar oynamaya başlamadığı  bir dönemde, nasıl bir azap yaratır insanda? Oysa ki yanıtını bildiğimiz bu  soru, kendimize öylesine sormaktan çekinmediğimiz kadar hayatımıza uzaktı. Mezarlıklardan uzaklaşırken, arkada kalan için bitmiş zaman, bizim zamanımız değildi..

Trajik olan, kaçınılmaz olarak başa gelen ise, o an  kaderimizi elimize almanın da  zamanıdır. Kaderimiz  elimizden kayıp giderken, o anda daha önce hiç olmadığı kadar gelecek zamanların  irademizin, eylemlerimizin  hükmü altında olduğunu hissetmek.
Ölüm yanı başımızdayken, daha önce hiç olmadığı kadar yaşamak istemek.. İşte bu, evet  buydu, nefes almanın değerini  bile gerçek anlamıyla fark ettiren şey.

"Kim bu adam?" der, kızı ve  kızının  yeni yetme hırslı nişanlısı.
"Kim mi?", der Parrish:"arkadaşım!
" Peki ismi ne?", derler.
Parrish bir an düşünür, ölümün ismi ne olabilir ki? Herkes ona bir şey der, farklı farklı anılır, metaforlardan en çok payını o alır.
"Joe" der Parrish, Ölüm ise ekler : "Black".. "Joe Black."
Evet farklı kültürlerde ölüme yakıştırılan  renk farklı da olsa, o kendisine "siyah" denmesini isterdi herhalde.

W.Parrish, başında olduğu şirketin  büyümek  için başka bir şirketle birleşmesi kararından son anda vazgeçer, ayda  bir kere yasak savarak katıldığı büyük kızı ile akşam yemeğini her akşam yapmaya karar verir.Çünkü artık yanında kendisine görünen, kendisi ile dolaşan  "Joe Black" vardır .

Yaşamı, ölümü hatırlayarak anlamlandırmak kolay olmasa gerek.Ama yaşam sonrasındaki hayata dair algılarımızın, bilgilerimizin  yetersiziliği karşısında, şair'in dediği gibi, "bir büyük büyü, bozuluncaya kadar boşlukta, ölümden de birşeyler umarak"; ama  öncelikle içinde bilincimizle var olduğumuz aşina  zamanı hakkederek yaşamak gerek..

Ölüm, sen bir gerçekliksen o halde şimdi şuna yanıt ver: "niye varsın?"

Dünyanın sınırlı coğrafyasında, sınırlı kaynakların gerçekliğinde insanın  kaçınılmaz sonunun  gerekliliği hemen anlaşılır.Bizden öncekilerin bize, sevdiklerimize  açtığı yer gibi, arkadan gelecek nesillere açmamız gereken yerin anlamı, zaman zaman kabullenememe bencilliğimiz zihnimizi kemirse de, red edemeyeceğimiz bir olgudur.

Ve ayrıca:
Gülün güzelliği, solmuş gülün varlığından,
aşkın anlamı, bir gün sona erme ihtimalindense,
dolu dolu geçen bir yaşamın değeri de ...Ölüm var olduğu içinse..

O halde yaşarken yanımızda gezdirdiğimiz joe Black'in, iyi demeye dilimiz varmasa da,  kötü olmayan bir arkadaş olduğu kesin.

Joe Black "vakit tamam!" dediğinde, W. Parrish geride pişmanlık duymayacağı yılların huzuru ile onu takip eder. Artık onun yaşamı, yazarın dediği gibi:"sadece bir zenginin yaşamı değil, zengin bir yaşam"a dönüşmüştür.Ve yıllardır ihmal ettiği büyük kızı ile ilişkilerini düzeltirken, küçük kızının da ileride çözmekte zorlanacağı, içinde aşk olmayan ilişkisi  evliliğe dönüşmeden sonlanacaktır.

Sorunun yanıtı bu kadar kesinse, hepimizin yanında gezdirdiği  bu şey bize görevini sonlandırmadan nasıl yardım etmeli? Madde  hareket demekse ve her madde  karşıtına dönüşürken, canlı olanda  er ya da geç yok oluyorsa, ölümün karanlığı  duygu ve düşüncelerimizde  olumluluğa dönüşebilir mi? W.Parrish'in "gitme vakti" ironik bir şekilde doğum gününün kızıl sabahındadır. Bu ölümün karşıtı olan yeni bir doğumun habercisi olabilir mi?

Yönetmenliğini Martin Brest'in yaptığı 1998 tarihli  "Meet Joe Black" filminde, kendisine verilen ünvanı sonuna kadar hakkeden, Sir Anthony Hopkins "Parrish" rolüyle  gene hafızalarda yer ediyor. Brad Pitt ise "Joe Black" rolünde genç kızlara:"ölüm gelirse böyle  gelsin" dedirtecek kadar albenili.

Geçmiş zamanların bilinebilirliğini, gelecek zamanların belirsizliğinde temize çekmek isteyenler, 3 saatlik filmden aradığını bulmuş şekilde ayrılacaktır."Meet Joe Black" temasına uygun müziklerinin yarattığı anlam ile  yıllar sonra bir kez daha izlenebiliyor.


Sahi, siz yanınıza bakınca onu görüyor musunuz?
Eğer görüyorsanız, yarın yaşamınızda neleri değiştirirdiniz?

Yanımdaki arkadaşa gülümsüyorum..



18 Mayıs 2012

Adalet Ve İntikam

Adalet İntikam mıdır?" sorusu son günlerde "28 Şubat yargılamaları" sebebiyle ortaya atılan bir tartışmanın  konusu.Ancak, bu sorunun, felsefenin ilk sorusu  olarak kabul edilen  "adalet nedir" kadar eski bir tartışma konusu  olduğu gözardı ediliyor. Özellikle Antik Çağdan günümüz kentsel medeniyetlerine kadar uzanan yolda, intikam duygusu başta olmak üzere cezalandırmanın ardındaki itici güçler, cezaların miktarında (kısas gibi ) ve  taraflarında  (sadece suçu işleyen mi yoksa yakınları da mı cezalandırılmalı, gibi ) yarattığı etkiler konusunda çok önemli yer tutmaktadır.

Adaleti sağlama konusunda yapılan eylemlerin arkasında yatan ve tamamen insana ait olan "İntikam  tutkusu"nun  red edilmesi ve hatta lanetlenmesi konusunda konsensus oluştu.Politikacısından, köşe yazarına ve oradan sade vatandaşa kadar herkes duyduğu intikam laguistik göstereninden başlayarak, usundaki  kavramsal gösterilenin dolayımından yola devam edip, "tukaka" gösterge ilanına varmakta  bir sakınca görmediği gibi, onu inkar ederek olması gereken insanca bir tavır içinde olduğunu düşündü.

Uygarlıkların üzerinde yüzlerce yıl kafa yorduğu "ceza yargılamasında intikam duygusu", bizim gibi düşünce yoğun olmayan toplumlarda tıpkı diğer kavramlar gibi  yüzeysel anlamlandırılarak üzerinde bu defa çabuk anlaşma sağlanan bir meseleye yol açtı. Ceza hukukunda, cezalandırma mantığının ardında yatan temel düşünce, sadece yasaların uygulanması olarak kabul ediliyor.Sonuç ile saik arasındaki derin ayrım unutulmuş gibi.İşlenen suçların mağdurları kadar gündelik yaşamda katılımcı olan  diğerlerinin de   benliğine ait olan intikam duygu ve düşüncesi, cezayı sadece intikam alınması için yapılan bir uygulama olmaktan çıkarır, suçluya orantılı ceza vererek, bozulan dengelerin yeniden tesisini de sağlar.Bu aynı zamanda suçlunun hakkettiği cezayı alarak barışın sağlanması konusunda en derin felsefi düşünceye dayanır.

İntikam duygusunun olmadığını iddia  eden  birey, "benim sorunum değil,  kişisel erdemim içinde haksızlıklara karşı duyulan öfkem yok", dediğini bilmez, anlamaz görünmektedir.Tartışılan adalet-ceza paradigmasında gelinen nokta, belki de daha önce hiç olmadığı kadar ahlaki sorumluluk kapsamında bireylerin adaleti olumlu değerler ( şefkat,merhamet ) kadar, olumsuz değer yargılarından ( kin,nefret,intikam) oluştuğunun farkına varmamasıdır. Gittikçe azalan intikam duygusuyla, toplumsal olayları nefret duyarak; ama bu nefreti intikam almak duygusuna kanalize etmediğimiz  için en küçük eyleme geçmeyerek duyarsızlaştığımız zamanlardan geçiyoruz.İntikam, suça suçla karşılık vermek değil, yapılan haksızlıklara karşı eyleme geçmemizi sağlayan , tavır, duygu ve duruşumuzu sağlayan en temel düşüncedir. Gerisi ise retorik söylemler, sığ yaklaşımlar, politik manevralar..

Adalet  uğruna savaşmayı gerektirir ve sevdiklerine olduğu kadar, tanımadıkların karşı yapılan haksızlıklara  duyduğun öfke ile başlayan intikam duygusu, belki de Sartre'ın dediği gibi, "insanın insan olmak yolunda"geldiği dereceyi gösterir.Tanımadığımız kişilere karşı duyduğumuz saygı, demokrasinin olmazsa olmazı ise, yine tanımadığımız kişilere yapılan haksızlıklara karşı duyduğumuz öfke ve ona yapılanın intikamının alınması da  adaletin olmazsa olmazıdır.Entellektüel çaba içinde olan birey , toplumda milyonlarcası bulunan organik entellerden  olmadığı sürece, bu iki temel üzerine kurar tüm düşünselliğini.

Neredeyse her evinde bir "hukuksuzluk öyküsü" olan  ülkemizde, sonuç olarak her evde intikamını alamamış bireylerle Cumhuriyet- Demokrasi oyununa  devam ediyoruz. 88 yıllık Cumhuriyet tarihinin Kemalist politikalarıyla mağdur edildiğine inanan  ve intikamını alamadığını düşünen  topluluklarla bireylerle aynı masada barışın sağlanmasının, haksız çıkmayı çok istemekle beraber, gerçek anlamda mümkün olumamayacağını düşünüyorum. İntikamlarını  yasalar çerçevesinde alamayan ve en kötüsü alamayacaklarına inananlarla  hangi düzeyde, hangi uygun koşullarda  konuşabiliriz ki? Kurtuluş savaşını birlikte başarmış, savaş yıllarında meclis tutanakları dahil  her yerde etnik kökenleri yazılmış olan bir toplumun adını, 1923'den sonra kapitalist dünyaya entegre olmak için (tek dil-tek din-tek devlet-tek millet anlayışıyla) kurulan ulus devletinde  tutanaklardan silerek, Türk dil kurumunun sözlüğünde  kökeninin karşılığını boş bırakıp atlayarak, onu doğanın hiç de cömert  davranmadığı topraklarda kaderine terk ederek, sadece cezaevlerinde doğduğu yeri hatırlayıp işkencelerin en ağırından geçirerek, cezaevinde olduğu gibi  okullarda da: "varlığını kendi varlığından  başka varliklara feda et", marşını zorla söylettirerek ve belki de herşeyden önemlisi , bir insanı, insan yapan en temel değer olan dilini onyıllarca yasaklayarak, o dil ki yaşamı anlamlandırmanın ilk basamağıdır, artık hiç silinmeyecek kadar oluşan  intikam duygusu ile nasıl savaşacağız. İntikam duygusunu , ilkel bir öç alma duygusuna dönüştürüp, kimi, ne zaman, nerede ve  ne şekilde yok edeceğini bilemeyen  güruhlarla  bu savaş nasıl bitecek? Her gün  medyada en az birkaç eve düşen ateşi görüp, yeşilçam'ın kötü karakterleri olarak görüp okuduğumuz düşmana küfür ederek mi rahatlayacağız. O düşmanın  kendisini  o filmlerdeki kötü karakterlerden farklı olarak "kötü" olarak görmediğini, kahraman olduğunu hayal ettiğini  bilsek, acaba bu intikam duygusunun da  bitmeyeceğini tahmin eder, onlarca yıllık çözümsüzlüğün sebebini anlar mıyız? Anlarsak, çözüme biraz daha yaklaşır mıyız ?

Ve intikam duygusu insana ait bir erdemse, onu kalplerden zihinlerden söküp çıkaramayacağımıza göre, barışı nasıl sağlayacağız? İnsanı, insan yapan en temel erdem olan onurunu koruyamadığını düşünen bir insana: "kandırılmışsın sen", dediğimizde, "senin oradan öyle mi görünüyor", fıkrasını anlatırsa , tartışmayı nasıl kazanacağız?..

İntikam duygusu "Sil Baştan" filmindeki aygıt icat edildiğinde bitecek.Bitecek çünkü o aygıt bireyin zihninden  anıları silecek..

Bu ülke bu anlamsız savaşı, bu  anlamsız ölümleri hakketmiyor...

11 Mayıs 2012

Uzaklarda Bir yerde Birisi..

Fiziksel özellikleriyle bir insanı  algılamanın  onun hakkında karar vermek için yeterli olduğu  yanılgısı, yaşanılan  ortak zamanlarda, ilişkilere karşı verdiği  tepkilerine bakarak onu "tanımakla" son bulurdu.

Ve zaten  gerçek anlamda  sevmek ve sevmemek de  bir insanı tanımakla başlamaz mıydı?..

Tanıdıklarımızla  mekansal ve zamansal ortak yaşam içindeki beraberliğimizde  sevmek / sevmemek duygu ve düşüncesi,  birbirini, açıklanabilir sebeplerle, ikame edip duruyordu.

Oysa aynı evi paylaştıklarımız ya da sabah gördüğümüzde "günaydın", gün batımında eve girmeden önce  "iyi akşamlar", dediğimiz  o yüzlerin dışında, toplum olabilmemiz için hiç tanımadığımız, belki de hiç tanışmayacağımız insanları da  sevmemiz veya sevmememizin kişisel çıkarımıza uygun olduğuna inandırılmamız gerekiyordu. Bu görev görünüşte saf, masum  ideolojilere düşüyor ve "onlar"ın   bizi diğerleriye,  çevremizdeki imgeleri zihnimizde istedikleri tarzda göstergeye dönüştürüp, tanıştırması gerekiyordu.

Toplum denen sosyolojik gerçeklik, bireyin içinde yaşamak zorunda kaldığı insanlar arası ilişkilerden oluşuyor ise, o insanlarla  tanışmadan anlaşmamız için geçmişte yaşanılan, bu gün de yaşanılacak olan "kaderde, sevinçte ortak", günlerimiz olmalıydı. O günlerin algılarımızda değer statüsüne yükseltilmesi, belki de herbirimizin tek tek  başaracağı bir zihinsel yaratım olamayacağını düşünen "sistem mühendisleri", yarattıkları vatan-din-millet-bayrak,aile- adalet vb sembollerin gölgesinde aynı çemberin içinde olmamız gerektiğine  inandırdılar bizi..O çember ki içindeki bireyin kurallara itaat ettikçe çoğu kez birey olmaktan uzaklaştığı, "ben"in yerine "biz"in aldığı iğdiş edilmiş  ruhsuzlukla  örülü ince bir çizgiyle çevriliydi. Çember içinde kalma oyunu , çemberdekilerin sisteme hiç kapanmayan, ödemekle bitmeyen  borçlarını  yaratan kurallardan oluşmuştu. Çocukluğumuzda oynadıklarımız gibi, sportif karşılaşmalardaki gibi, aynı amaçla bir araya gelinen, toplumsal aidiyet duygusuyla hareket eden, belirli amaçları olan cezalı, kazanmalı, kaybetmeli  bir ilişkiler bütünüydü yaşananlar .. Mızıkçılık yaptığımızda,"oynamam" dediğimizde  karşılığının "biz"in kınaması ile başlayan, "ben"in vicdan azabından geçen ve  oyunu kuran ideolojinin  yaşamımızdan neleri,ne şekilde  alacağının  tahmin bile  edilemeyeceği yere kadar  uzanan  bir oyun!

Yükümlülüklerin sebebi ve sonucu olan değerler , bireylere bırakılacak kadar önemsiz gerçeklikler değildir.Toplumlarla birlikte yaşayabilmesi için değerlerin/kuralların her zaman onaylanması, hatırlanması gerekir.Ve hakim ideoloji, sadece belirli zamanlarda değil, her an yapılması gereken bu plebisit  için gereken en önemli öğeyi: ortak düşmanları yarattı.Hiç bir şey, karşıtı olmadan yaşayamazdı.Sevgi çemberimizin  dışında kalanlar tehlikeliydi.Aynı cemaatin içinde tanımadan birbirimizi sevebilmek, anlaşabilmek için artık  hiç tanımamamız , anlaşmamamız gereken, farklı değerlere sahip ortak düşmanlarımız vardı.Birlikte aynı ülküyle  başardığımız zaferlerimiz, kutlanması gereken bayramlarınız, her an hatırlanması gereken geçmiş kutsal günlerimiz ve tabi ki unutmamız gereken "utanç günlerimiz" vardı..Doğal dilimiz ortak, uğruna kan dökülen topraklarımnız ortak, inançlarımız, şarkılarımız ortaktı. Sevmek buydu işte.A. Camus'un dediği gibi:"Cehennem ise ötekiydi"..Ötekiler de zaten çemberlerini yaratmamış mıydı?..

Night Şhyamalan imzalı "Köy" (The Village)  filmi, yaşanan bu çemberlerle örülü dünyanın mikro düzeyde yeniden  yaratımı.Mikro milliyetçiliğin, makro inançların azgınlıkta sınır tanımadığı, yaşanan hiç bir felaketin dersinin alınmadığı  bir dünyada, metonomik bir yaratımla insan soyunun doğasında olan id'in kaçınılmaz tahribatından korunmak isteyen bir küçük topluluk, kendilerine ortak bir geçmiş, ortak bir zaman, mekan ve ona bağlı değerler yaratır.Günümüzden bir kaç yüzyıl önce yaşayan ve  dünyanın neresinde olduğu belli olmayan "Köy"ün yani çemberin  dışı tehlikelidir. Dışarıda kötülük , uğursuzluk vardır."Köy"de herkesin uymak zorunda olduğu kurallar varolup, önemli  kararlar da  meclis benzeri bir yapılanmada yaşlıların onayıyla alınır.Metafizik inançlar yaşayanların ruhlarında huzur sağlar,Tanrıya inanç sonsuzdur..

Oysa biliriz, sınırlı yetileriyle yaşayan insan başkalarına muhtaçtır.Ve kötülük, küçük toplulukta, herşeyin kontrol altına alındığı bu dünyada da insanı bulur, vurur. Yine biliriz,insanın en temel arketipleri olumlu değerlerden oluşmaz.O öğretilmişliğin dışında anne babasını, çocuğunu seven, sebepsiz  iyilik eden vb  kadar, yine öğretilmişliğin dışında kazanmak isteyen, gücünü başkaları üzerinde kullanmaktan zevk alan, aşık olduğu kişiyi kaybettiğinde  kötülük yapabilen vb dir. "Köy" aşk  için işlenen suçla sarsılır.Her suç, "topluma yöneltilen bir tehdit", bir darbe ise, o toplumun görünüşteki birliği de beklenmedik bu suçla sarsılır. Çözüm; gören gözlerin (!) istemeden de olsa   yarattığı   kaosun dışına çıkan  kör bir kızın, gönül gözüyle çıktığı yolculukta   yaralı sevgilisine  getireceği  ilaçlara bağlıdır.

Ormandan çıkışta kör kızın göremediğini izleyici görür.N.Şhyamalan "6.His" filminde yaptığı final süprizinin bu defa  daha anlamlı, daha  derin felsefesini "Köy" filminde sunar. Ve ele aldığı konuyu kavramsallaştırarak anlatan  tüm filmler gibi, yaygınlığı, izleyicisi azalır. Ve gene  bu yüzden hafif lokma  "6.His" filmini seven hayranlarını  hayal kırıklığına uğratır.

Finalde ortaya çıkan büyük sürpriz : yaşanan olayların, iktidar sahibi yaşlıların köyde yarattığı tarihsel manipulasyon ile , geçmiş yüzyıllarda değil, günümüzde geçtiği gerçeğidir.

Sahip olunan  tüm kazanımların ellerimizin altından bir anda yok olduğu modernite yaşamlarda , sevdiklerini cinayete kurban veren ailelerin bir araya gelip yarattıkları saf masum modernite öncesi "Köy" dür karşımızda duran. Ve "köy" cinayete teşebbüs ile sarsılır.Filmde gördüğümüz ve gerçekte yaşadığımız iktidar sahipleri tarafından yaratılan  metafizik korkutmaların, din dayatmalarının, tarihsel çarpıtmaların, yasak renklerin, yasal renklerin, kapılara atılan çizgilerin, ahlak buyurganlığında yaratılmak istenen yeni aziz ve azize gençlerin , oluşturulan kuralların, tamamen iyi niyetli amaçlarla da olsa - ki ideologlar da her şeyi toplumların iyiliği için düşünür ve gerçekleştirmezler mi zaten- çözümsüzlüğünde son çare: kompleks yapısıyla yine insandır.

Hangi amaçla olursa olsun, kendisinden başka hiçbir temele bağlanmayan "özgürlüğe " mahkum insan.Yıkan, yokeden ; ama yine yapan, yaşatan insan..Kaosun  kaynağı, çözümün kaynağı "İnsan"..

Aynı mahallede oturmadığımız, aynı sıraları paylaşmadığımız, aynı cemaat kültürü içinde, aynı sembollerde kavuşmadığımız, aynı dili konuşup, aynı bayramları kutlamadığımız, aynı liderlere tapıp, aynı marşları haykırarak söylemediğimiz sanatçıların çektiği, hiç tanımadığımız mekanlarda, tanımadığımız karakterler arasında, yaşamadığımız zamanlarda  geçen; ama içinde  kendimizi bulduğumuz filmler.....

Night Shyamalan Hindistan doğumlu genç bir yönetmen.

Dünyanın uzak bir yerinde, hiç tanımadığım, hiç tanışmayacağım  bu Hintli'ye sarılıyor, sarılıyor, sarılıyorum..