26 Nisan 2012

Senarist:Tanrıların Düşmanı



Senaryo yazmak,Tanrı’yı oynamak mıdır?..

Senarist,Tanrılar tarafından düzenlenen olayların ortasında kendi  karakterini yaratır. Ancak,Tanrı'dan rol çalmak için bu kafi gelmez; karakterine  kendi inandığı yazgısını yükleyerek sunulmuş düzene başkaldırtır.Ve metafiziğin değişmez batağında, senaryosunun başındaki kişi, artık finalde aynı kişi değildir.
Değişim gerçekleşmediğinde bu oyun,Tanrılar istemediğinde bülbüllerin bile ötmediği alemde, bedeli ağır beyhude bir çaba  olurdu.

İnsan, atıldığı zamanın ve  kimi zaman seçtiği mekanın içinde verilmiş durumların rüzgarında savrulurken yanıt verir: “koşturuyorum!” Ve böylece özeleştirisinin en saf ve dürüst şeklinin itirafında, aynı zamanda çaresizliğinin altını çizdiğinden habersiz gibidir.Habersiz gibidir, bilincinin tasarımlarında rüzgarda koşturan hayvandan,savrulan ottan farkı olduğundan..

Senarist, yarattığı karakterinin iradesini teslim alan güçlerin ona "hayat gailesi” diyerek sunduğu ideolojik yapılandırmanın, onun yaşam faaliyetlerinin sonuçlarını da belirlemesine izin verdiğinde, sadece Tanrılara fayda sağlamış olur.Tanrının sunduğu kaçınılmaz olayların sadece sebebini değil, yazgısını da karakterine yaşatan yazar, aslında çok da rahatsız olmadığı gördüklerinin dünyasında anlamı, kutsallığın içi boş çuvalında arar durur."Işık yeryüzünde verili olanın, kutsal olanın doğasında zaten vardır ” diyerek, öyküdeki çatışmaların suçunu, kusursuz alemin kurgusunu  idrak edemeyen karakterlerin ahlaki yapılarında arar ve bulur...

Film bittiğinde beyaz perdede görünmeyen, ancak dikkatlice bakıldığında fark edilen bir yazı çıkar: "Bu film Tanrılara ithaf edilmiştir."Bu alt metin ile sona eren, kul ideolojisi altında ezik, eylemsiz ruhların perdedeki aksinde izleyici, yeni zamanların getirdiği farklı ilişkilerinin içinde açmazlarının dönüşümünü asla göremez. Sessiz bir kabullenişle; ama her daim mutlu terk eder sinema salonunu. İzlediği öyküdeki esas oğlan ve esas kızın  çatışmalar içindeki deneyimleri ve finali ile bir kez daha yaşamındaki savrulma, yazgısındaki teslimiyet onaylanmıştır.

Muhafazakar sanatın iddia ettiği:değişen zaman içinde değişmeyen metafizik düşünce dizgelerinin daha yaşanılır bir dünyaya kavuşmak için gerekliliği, bir duvar yazısında olduğu gibi: "karanlık odada,siyah kedi aramaktır, odada kedi bile yokken."

Aydınlık gelecek, tarihte hiç yaşanmamış “Saadet Yalanı”nı aşamayan düşüncenin eseri olmadı, olamayacak da..
Çizilmiş olan çemberin içinde özdeşleşmiş cemaat kültürü ile yetişen kalabalıklar,o çemberin içinde hazır bulduğu sembollerin göstereninde oluşturdukları zihin yapıları ile girdikleri sinema salonunda, kendisi gibi kafası karışık olmayan senarist arar:”Hadi” der, “eğlendir beni ya da ağlat!. Ama ne yaparsan yap asla zihnimi karıştırma ! Zaten genelde bunu başarman mümkün değildir, izin vermem! Karşımdaki kurmaca dünyandaki ilişkiler, bana  sunulan dış dünya ile benzerlik taşımadığı takdirde, tanımlayamadığım yeni bir cisim görmenin rahatsızlığında terk ederim salonu. Oynama asla benim rol model ilişkilerimle!. Bana başka ellerin çizdiği kaderi göster, asla aşamayacağım yazgımın popülerliğinde uzlaşmanın rahatlığını yaşat, kızgınlıklarımı beynimden at! Ağlat beni ağlayan karakterlerinle, güldür beni uyduruk karakterlerinle, sadece ağlamam ve gülmem için yap bunu, değiştirmek istediğim hiçbir şeyi sokma kafama!” Haklı görünür çoğu  zaman; karışırsa zihin yapısı, paradigmanın içindeki yaşamı eskisinden çok daha güç olacaktır.
Bir eser konusu ve teması ile sınıfsal çatışmaları fonunda taşıyarak değişimi sunmuyorsa, kul ideolojisi ile yazılmış, dış dünyanın görüneni umutsuz şekilde perdeye taşınmış demektir,ister “özgürlük” gibi  içsel çatışmalardan başlayıp, çözümünü dışsal ilişkilerin belirleyeceği bir konu olsun, ister  ikili bir deneyimin tinsel çatışması olan “aşk” olsun anlatılan.Sonuçta anlatılanı değerli kılan, sınıfsal koşulların düşünsel analitiğinde karakterin,senaristin yarattığı ışığa doğru yönelerek özgürleşmesidir.



Varoluşçuluğu sadece bunalımların kaynağı olarak ele alıp,dibe vurmanın gerçek benliğe kavuşmanın yolu olduğunu ispat için  paradoksu yine sadece bunalım olarak senaryoda sonlandırmak, elitist bir rahatsızlığın bireyci ifadesidir. Stanislavski'nin dediği gibi: "kendi içinde sanatı aramaktan vazgeçip, sanatın içinde kendini bulmak" isteyenlerin, özellikle halkın çoğunluğu anlamadığı için beğendiği “karanlık sevicilik” kaplıyor beyaz perdeyi. Oysa varoluşsal bunalımların çıkışsızlığını yaşayan kurmaca karakteri senaristi de sevmiyor,hissediyorum..Onlar ki  yaşam bulup perdeden çıksa, senaristi onlarla oturmayacak,konuşmayacak, aramayacak. Karakterlerin dibe inişleri, senaristlerini parıltılı şöhret basamaklarında yukarılara çıkarıyor.

En derin kaygılarımızı, yarattığı karakterlere yükleyen bir senaristin, o kaygılarımızın açmazlarından birisi ile dahi bizi yüzleştirememesinin sebebi ne olabilir?.Bu ülkede yaşayan, paradoks mantığını düşünsel anlamda yaşadığı onca çelişkiye rağmen sorgulamalarına dayanak yapmayan bireylerin toprağında, tüm karakterlerin, çoluk çocuk dahil, senaristin zihninin kurallarına itaat eden gerçek dışı "laf ola sahne dola" bunalım yapısı, perdeden o kadar çok yansıyor ki..Ve karakter yalnız çıktığı yolda hiç bir değişim geçirmeden finale ulaşıyor.

İ.Bergman'ın “kapıyı defalarca vurup sadece bir kaç kere girebildim" dediği  "A.Tarkovski'nin elini kolunu sallayarak gezdiği o alanlara”, o düşüncenin savunmasız kırılgan evrenine elini kolunu sallayarak  girmek, girmiş olmak mıdır?T anrıyı perde de oynamanın en güç yanıdır,Tanrının ardındaki kusursuz düşünceyi görüntülerden oluşan bu dil ile  bulmayı başarmak. Ve  şimdilik bu başarı  hala birkaç dehanın eseridir.

Komedi filmlerinde doğanın kendisine sunduğu çirkinlikle yüklü fizyolojisini taşıyan esas karakter, verili olan fenomenleri sorgulamasız çıkarlarına uygun hale getirir. Çelişkinin en yoğun yaşandığı coğrafyaların doğal içeriği olan “mizah”, çelişkinin manipüle edilerek uzlaşmaya döndüğü kalabalıklarda anlamını uyduruk espriler ve durumlar olarak ifade eder.. Ve Charlie Chaplin’in "acıtan mizah" anlayışının kırıntısı, 100 yıl sonra bile sınıf bilinci bulanık senaristlerin kalemlerinde, görüntülerinde yoktur.Mizahı amaç olmaktan çıkaran Şarlo’nun dehası, mizahı araç olmaktan çıkaran senaristlerle aynı sıfatla anılıyor: sanatçı!

Senaryo yazmak Tanrı'yı oynamaktır.O Tanrı ki yüzlerce yıllık tarihte hep değişmezliğin, gücün ve son aşamada yenilmezliğin sembolüydü..
21.yy’ın Tanrısı binlerce yıl yaptığı gibi, kendi kurguladığı yaşam öykülerinde yarattığı sebeplerle, sonucunu  belirlediği finallerini  karakterlerine oynatmaya devam ediyor.

Şimdi artık çağımızın meta üretimine dayalı toplumsal örgütlenme biçiminin Tanrısı: Sermaye’dir.Ve o Tanrı  kendisine baş kaldıran eylemcilere, kimsenin peşlerine takılmaması için, hayalperest, maceraperest, nihilist, parasız,kaybeden muamelesi yaparak  halkların nezdinde itibarsızlaştırmaya devam ediyor.

Prometheus,gökte keyif süren tanrılardan ateşi çalarak yeryüzünde yaşayan insanlara hediye edince cezalandırılıp, kartallara yem edilir. Her sabah kartalların yediği ciğeri,akşam olunca büyüyen Prometheus gibi, bu defa yeryüzünün egemenlerine başkaldıran senaristin nefesi, akbabaların doymayan iştahı ile  tüketiliyor.Ancak bu defa farklı olarak,Prometheus'ların gün içinde yaşadıkları, kimi zaman gecedeki nefesini toplamalarına yetmiyor..

Yine de yazgısını eline alan senaristler, kalabalıkların kurgulanmış dil ve pratiklerine aldırmadan kendi dilini, kendi eylemlerinin anlamını yüklettiği karakterleriyle, görünen ve görünmeyen Tanrılara  başkaldırmaya  devam ediyor.

Senaristin yarattığı değerlerin,Tanrıların yarattığı değerlerle savaşımı hiç bitmeyecek..
Ve şimdilik savaşı Tanrılar  kazandığı için, şahsiyetlerin belirlediği kaderlerle değil, kaderin belirlediği şahsiyetlerle yaşam devam ediyor…


Tüm dünyada ki tatsızlık belki de biraz bundan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder